17 Haziran 2009 Çarşamba

Melekler ve Şeytanlar

Melekler ve Şeytanlar

Vatikan uyuma, bilime sahip çık...

‘Da Vinci Şifresi’nde Audrey Tautou’yla kimya tutturamayan Tom Hanks, bu kez İsrailli güzel oyuncu Ayalet Zurer’le iyi bir ikili oluyor.


Dan Brown'ın çok satan romanlarından 'Melekler ve Şeytanlar'ın sinema uyarlamasında, 'Da Vinci Şifresi' dolayısıyla tanıdığımız göstergebilimci Profesör Robert Langdon, bu kez Illuminati adlı örgüte karşı Vatikan'ın yanında mücadele ediyor ve dini, 'elden gitmekten' kurtarıyor






Bir tür ‘İmkânsızlar dedektifi’ Martin Mystere gibi çalışan göstergebilimci Robert Langdon’ın sinemadaki serüvenleri sürüyor. Dan Brown’ın karakteri, aslında okura ‘Da Vinci Şifresi’ adlı romandan önce ‘Melekler ve Şeytanlar’la (Angels&Demons), ‘Merhaba’ demişti ama ikinci kitap daha çok tanındığı ve popüler kültürde yerini bulduğu için Hollywood, süreci sondan başlattı ve ilk olarak ‘Da Vinci Şifresi’nin peliküle yansımış halini gördük. Üç yıl sonra bu kez aynı kahramanın, bestseller alemindeki bir önceki yürüyüşünün izlerini sürüyoruz beyazperdede.
Kamera arkasında yine aynı isim, Ron Howard var. Kahramana da yine aynı isim, Tom Hanks hayat veriyor. Ama macera başka, mekânlar farklı ve de en önemlisi film, ilkine göre daha iyi... En azından olay örgüsü ve kendi çapındaki felsefesiyle...

‘Dört elementli’ cinayetler
Bu kez hikâye bizatihi Hıristiyan âleminin merkezi Vatikan’da geçiyor. Maceranın tonu da bilimle din arasında geziniyor. İsviçre’de ünlü bilim merkezi CERN’de, bir grup bilim insanı çalışmalar sonucu ‘karşı madde’ yaratıyor. Ne var ki maddeyi, geride kendi simgesini bırakan Illuminati örgütü çalıyor. Örgüt, aynı zamanda Vatikan’dan da dört kardinali kaçırarak, onları dört elementi; yani toprak, hava, su ve ateş’i (Pardon, tahta da mı dediniz, ben demedim, kim dedi?) temsil eden kiliselerde öldüreceğinin işaretlerini de yolluyor. O sırada görevdeki papa ölmüştür ve Vatikan, yeni papasını seçmenin meşguliyeti içindedir. Bu arada sistemi, yeni papa seçilinceye kadar ‘Camerlengo’ sıfatlı Patrick McKenna adlı bir din adamı yönetecektir. İtalyan Polis Teşkilatı’ndan akıllı bir şef, olayın çözümü için göstergebilimden yararlanılabileceğini düşünerek Profesör Robert Langdon’ı Vatikan’a getirir. Lakin daha önce Galileo Galilei’ye ait bir belge için merkeze başvuran ve yedi kez ret cevabı alan Langdon’ın Vatikan nezdinde, pek de bir saygınlığı yoktur. Vatikan’ın güvenliğini sağlayan İsviçreli Muhafızlar Grubu’nun başı olan Richter, Langdon’dan pek hoşlanmaz ama CERN’den gelen ve karşı maddenin peşinde olan Vittorio Vetra’yla Amerikalı profesör, zaman içinde hünerlerini ortaya koyup cinayetleri engellemeseler de çözme yolunda, bir hayli çaba gösterecektir...
‘Da Vinci Şifresi’ zamanında da değinmiştim, Langdon’ın Martin Mystere’la temel farkı, roman ve film kahramanının, çizgi roman karakteri kadar aksiyona başvurmamasıydı. Ve maceralarında kendisine Java gibi güçlü kuvvetli bir ‘neanderthal adam’dan ziyade, aklıyla hareket eden zarif bir kadının eşlik etmesi. İlk filmde Langdon’ın yanında Fransız Sophie’yi görmüştük, bu kez İtalyan kökenli Vittorio var. Senaryosunu, David Koepp ve Akiva Goldsman’in (ilk filmin senaryosunu Dan Brown, Goldsman’le yazmıştı) kaleme aldığı ‘Melekler ve Şeytanlar’, en azından hikâyenin sürükleyiciliği düzeyinde ‘Da Vinci Şifresi’nden çok daha iyi bir yapım. Üstelik bu kez din ve bilim arasındaki ilişki, daha kayda değer bir felsefi tabana oturtulmuş. Vatikan’ı kurtaran adamın bir ateist olması esprisi, zekice halledilmiş ve üstelik, bu konuda Papalığın ciddi bir itirazda bulunma ihtimali, ince hamlelerle bertaraf edilmiş. Öte yandan film, bu kutsal kurumdan daha fazla açıklık ve günümüz modern hayatına, daha fazla katılım beklediğini de deklare ediyor (yani, bizde de yakıcılığı her dem taze ‘laiklik’ konusu). Ve öykü, ‘Ergenekonvari bir yapı gibi sunulan ‘kötüler’in, ‘1 numara’sını birkaç ‘ters köşe’ çabanın ardından bize gösterme konusunda cömert davranıyor.
Öte yandan başta St. Pietro Meydanı olmak üzere onca bazilika, kilise ve şapelin isminin 140 dakikalık öyküde sık sık anılmasının, kuşkusuz Roma ve Vatikan’a yönelik özel bir ilgiyi yeniden ayakta tutacağı ve kentin, turizm gelirlerine inanılmaz katkılar yapacağı aşikâr.

Bir Amerikalı gelir ve...
Ve fakat ben bir İtalyan olsam, bu filmden dolayı alınacağım o kadar çok şey olur ki (hele ki Çizme insanının bize benzeyen Akdenizli gururunu düşünürsek). Neymiş, Amerikalı bir profesör geliyor ve kentimin neredeyse bütün mimari yapılarını kullanarak, bir grup cinayeti çözmeye çalışıyor. Üstelik ukalalığı da elden bırakmadan. Yeri geliyor, fırçasını atıyor: “Kendi tarihinizi bile bilmiyorsunuz.” Benim küstah polisim ise, kibirden başka bir değeri olmaksızın, sürekli teşkilatından zayiyat veriyor. Bir de ilk film ‘Opus Dei’ tarikatını tanıtmıştı, bu kez dersimiz başlarda ‘Aydınlanmacı’ bir yapı içeren fakat zamanla şirazesinden çıkan ‘Illuminati’ üzerine.
Peki ya oyunculuklar? Tom Hanks, nedense ilk filmde Robert Langdon rolüne pek oturmamıştı. Üstelik Sophie’de Audrey Tautou’yla kimyası uyuşmayan çok kötü bir ikili olmuşlardı. Bu kez hem kendi sırıtmıyor, hem de Vittorio rolündeki İsrailli kadın oyuncu Ayelet Zurer’le gayet iyi bir ikili oluşturuyorlar.
Sonuç? Kendi içindeki birtakım mantık hatalarını görmezden gelirseniz, belli ölçülerde zevk veren ve macerasının içine size çekebilen bir çalışma ‘Melekler ve Şeytanlar’. Filmi kısaca özetlemek gerekirse, ‘Vatikan uyuma, cemaatine sahip çık’, ‘Yaratılanı hoş gör, yaradandan ötürü’ ya da ‘Eski junkie’den peder olursa’ (‘Trainspotting’den üne kavuşan Ewan McGregor’un burada bir din adamını canlandırmasını kast ediyorum) türünden ‘sloganımsı’ sonuçlara ulaşmak mümkün. Ve en önemlisi, film galiba şunu söylüyor: Biz devletten zaten vazgeçtik, ama din ve bilim işlerinin birbirinden ayrılması gerekiyor ama zaman zaman birleşmelerinde de fayda var...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder